10 Ekim 2011 Pazartesi

Ailenin ilk kızı ve ilk gelini

İlk haber gece geldi, halamı kaybetmiştim. Sonra sabah bir haber daha geldi; bu kez de yengemi, en büyük amcamın eşini kaybettik. Ailemin hayatta kalan en büyük iki kadını, ailenin ilk kızı ve ilk gelini hayata peşpeşe veda ettiler. Birbirlerini beklediler sanki. Severlerdi birbirlerini, hem de pek çok. Bana öyle gelirdi ki, sessizce bakıştıkları her an aileye dair kimsenin bilmediği pekçok sırrı konuşurlardı.

Aileden büyükler eksildikçe sırlar, hikayeler, hafızalar gidiyor. Yazılmamış, anlatılmamış, paylaşılmamış o kadar çok anı da yok oluyor ki her gidenle birlikte...
Halam, 3 erkek çocuk annesiydi. Babaannemin kızlık soyadı, onun evlilik soyadı idi. Çünkü babaannemin, Tanık ailesinin çok özel bir üyesi ile evlenmişti, Nihat eniştemle... Dünyaya gelmiş en iyi, en komik, en düzgün adamlardan biriydi... Halam babaanneme çok benzerdi, ben de halama...

Yengemin ise 4 erkek evladı vardı. Babaannemin ilk gelini, ilk evladına onu hatırlatsın diye Behiç adını verdi. Babaannemin adı Behice idi...İzmir'de, Buca'da eski bir Rum evinde yaşardı amcam ve yengem. Ortadaki geniş sahanlığa açılan odaları, bahçesinde horozların olduğu mis gibi börek kokan bir evdi. Yengem tepsi tepsi börek pişirirdi. Her biri elde açılmış, enfes böreklerdi onlar, ailede hiç kimsenin bir daha aynı lezzetle pişiremediği börekler...

Halam, Ankara kokardı. Kahvaltıda bir domatesle biber pişirirdi ki, bir de yanına tiganisa (yağda kızarmış hamur) yapardı. Ben de son zamanlarda özledikçe halamı domatesle biber pişirir oldum. Bilseydi kesin daha güzel olması için verirdi bana en gizli lezzet tüyolarını. Çok severdi halam beni...

Benim babam 6 kardeşti, 6 kardeşin toplam 17 çocuğu oldu. En büyüğü ile en küçüğü arasında 30 yaş vardı çocukların. Babaannemle dedem hepimizi göremedi. Ama yengemle halam, tıpkı en büyük 2 amcam gibi ailenin hamisiydi. Şimdi gittiler...

Kocaman aile sofralarına veda edeli çok oldu aslında, eksildikçe onlar, tadı duzu kalmadı o sofraların. Her ne kadar biz bir yandan çoğalıyor olsak da, ailenin büyükleriydi sofraların harcı...

Babam sessizce ağladı, ana yarılarının ardından. Ben? Ben ağlayamadım. Ben inanmadım ki... Ben hasta olduklarına da inanmadım zaten, tıpkı anneannemin de hasta olduğunda gibi. Öyle görmeye dayanamadım onları, kabullenemedim, yakıştıramadım...

Ben İzmir'de bir kocaman sofrada bıraktım onları. Çocuklar, gelinler, torunlar, damatlarla dolu, eksilmediğimiz, tam olduğumuz bir sofrada. Mis gibi kokan böreklerin elden ele dolaştığı, kahkahaların birbiri ardına patladığı, güzelim Arnavut yemeklerinin damaklarda eridiği o sofrada birbirine bakan o iki kocaman, güzel yürekli kadına o sofrada veda ettim. Ailenin ilk kızı ile ilk gelinine... Nur içinde yatın, ailemizin anaları...

10 Eylül 2011 Cumartesi

Kalem kokar Eylül

Benim için bazı ayların kendine has bir kokusu vardır, örneğin Nisan ayı hep Cunda'nın, Datça'nın o benzersiz ıtır kokusu ile gelir, Haziran bizim balkonda açan yaseminin kokusudur, Eylül ise yeni defter ve kurşun kalem kokar. Masasının üzeri yıllardır satın almaktan vazgeçmediği ama asla kullanmaya kıyamadığı defterleri ile dolu olan, her gittiği müze dükkanından kurşun kalem alıp biriktiren biri için çok da şaşırtıcı olmasa gerek, Eylül'ün kırtasiye kokusu... Ben her Eylül'de kıskanırım okula giden çocukları. Kendimi kırtasiyelerden çekip çıkartamam bir türlü... Üzülürüm sadece çizgi film kahramanlarından oluşan kalemler, defterler, çantalar görünce... Oysa ki, çok önemli bir göstergedir kişinin kalem seçimleri, defter seçimleri... Bir insan hakkında çok net fikirler edinebilirsiniz, sadece kullandığı kırtasiye malzemelerine bakarak. Dolma kalem mi kullanıyor yoksa kurşun kalem mi, sıradan bir tükenmezi mi tercih ediyor yoksa keçeli kalem mi? Mavi mi mürekkebi, siyah mı, yoksa kırmızı ya da mor mu? Ben mor kullanıyorum örneğin, sırf en sıkıcı şeyleri yazarken bile daha eğlenceli göründükleri için... Kareli not defterini mi tercih ediyor, çizgili mi yoksa çizgisiz mi? Mesela matematik kafası gelişmiş olanlar kareliyi tercih eder, sınırsızlıktan hoşlananlar çizgisizi...

Her Eylül yepyeni kalemler ve yepyeni defterler yepyeni ve heyecan verici başlangıçları işaret eder. Ben oldum olası yeni yılı Eylül'de yaşamaya başlarım. Okul yılının başlaması alışkanlığından olsa gerek... Ben çok şanslıydım, annemle babam da bayılırlar kırtasiyeye o yüzden bizde bir festival olurdu okul alışverişi ve çok üzülürdüm anneler ya da babalar çocuklarını engelledikleri zaman: "Kızım nasıl olsa kaybedeceksin alma o silgiyi" Oysa ki, insan severek aldığı, çok beğendiği bir kalemi, silgisi, kalemtraşı kaybolduğunda sorgular kendini, 'ben çok mu dağınığım' diye ve daha da kıymetli olur aldıkları, daha bir özenle bakar onlara... 

Kalemkutuları da önemlidir hem de çok önemli... Kalemlerinizi ne kadar sevdiğinizi, onları nasıl saklamak istediğinizi gösterir. Önceleri ben de eğlenceli teneke kutular peşinde koştum, sonraları yerini deri aldı, şimdilerle olabildiğince en iyi deri malzeme için de saklamaya özen gösteriyorum kalemlerimi... Derinin kokusunun kurşun ve mürekkep kokusu ile birleşmesine bayılıyorum. Kalemlere hak ettiği değeri veren ve herbiri kendi başına dokusu, dayanıklılığı ve rengi ile beni büyüler bu zarif malzeme...

Ne zevklidir taptaze bir defterin ilk sayfasına yazmak. O ilk kelimeler ya da rakamlar bilinmezin ilk lekeleridir kağıt üzerindeki... Yılın sonu geldiğinde ilk günkü tazelik yerini bir koca yaşanmışlığa bıraktığında da severim ben o defteri, son sayfaya yazdığım son kelime de ilki kadar zevk verir. Ama yine de kıyamam çoğu zaman ben defterlerime, korkarım onları kirletmekten, hatta ya bu güzel defterlere yazdıklarım güzel olmazsa diye çekinip hiç yazamadığım defterlerle doludur etrafım. Onların o buruşmamış, kaymak gibi sayfalarına dokunmaya ve hayal etmeye bayılırım, bakalım ne tür bir ilham geldiğinde dolacak bu sayfalar diye...

Bu liste uzar gider...İtiraf ediyorum, beni kırtasiyeleri dolduran her türlü kalem, silgi, kalemtraş, defter, not defteri, ajanda büyülüyor aslında. Ve her Eylül kırtasiyeler heyecan verici yeniliklerle dolup taştığında koşarak gidiyorum onlara. Bayılıyorum o telaşlı okul alışverişlerini izlemeye.... Ve o kokuyu içime doya doya çekiyorum. Bir daha ki Eylül'e kadar burnumdan hiç gitmesin diye ezberliyorum. 

Eylül'ün yeni başlangıçlara davetiye çıkaran kırtasiye kokusu...

7 Eylül 2011 Çarşamba

İstanbul'da sonbahar


İstanbul'da yaşamanın en güzel yanlarından biri de bu şehirin her sonbahar yeniden ama yeniden canlanmasına şahit olmaktır. Hayatta hiçbir yer İstanbul'un sarı sonbaharı kadar güzel yaşamaz bu mevsimi. Ve İstanbul her sonbaharda hediyeler sunar, sürprizler hazırlar, davetkar bir edayla bize seçenekler sunar...Bu sonbaharda da pekçok ilham verici armağanı var İstanbul'un... Kaçırmayalım bu özgün şehrin özgün davetlerini...

İstanbul'un affına sığınarak davetlerinden birkaçını size yinelemek isterim:

İyot kokusunun şehri sardığı, rüzgarın yapraklarla dans ettiği haftasonlarına  ek olarak ruhumuzu Bienal'de zenginleştirelim. 17 Eylül'den itibaren serin İstanbul günlerinden birinde önce Antrepolarda bu yılki sergileri gezelim, Istanbul Modern'in cafesinde birer yorgunluk kahvesi içelim, gördüğümüz işler üzerine konuşalım... eğer bir gemi varsa önünde İstanbul Modern'in, onunla ilgili hayal kuralım, yoksa eğer eski Istanbul manzarasına doyalım. Yorgunluğumuzu attıktan sonra bu kez de yürüyerek Beyoğlu'na çıkalım. Salt'taki sergiyi dolaşalım, oradan yürüyerek İKSV binasına gidelim ve günü güneş batarken Haliç manzarasına karşı birer kadeh rose yudumlayarak tamamlayalım.

Bir başka haftasonu ise sizi Cihangir'i ve Çukurcuma'ya keşfe davet ediyorum. Birlikte Galatasaray Lisesi'nin yanından yürümeye başlayalım ve antikacılara, sahaflara, eski oyuncakçılara, yeni sanat galerilerine gire çıka yürüyelim, sizi Ayşe ile tanıştırayım, Türkiye'nin tek gravür koleksiyoneri, belki birer eski istanbul gravürü bile satın alırız onun şirin dükkanından. Sonra yılın ilk turşularının tadına bakmak için Asri Turşu'cuda birkaç dakika mola veririz ve Cihangir'e çıkarız. Plakçılar, küçük cafeler, İstanbul'un en benzersiz mimarisine sahip binaları ve arada yüzünü gösteren Boğaz manzarasına bakarak dolaşırız, şehrimizin sokaklarında turist olma keyfimizi Cihangir'in cafelerinden birinde yudumlayacağımız yorgunluk kahvesi ile noktalarız.

8 Ekim'de ise FilmEkimi başlıyor. İstanbul Film Festivali ve dünyanın diğer önemli festivallerinden derlenmiş filmlerden oluşan küçük ama bir o kadar da zengin film dünyası. En az 3 film seçelim kendimize ve 1 hafta boyunca o filmleri izleyelim. İstanbul'un gerçek sinemaseverleri ile yanyana oturalım... 

22 Ekim'de Akbank Jazz Festivali başlıyor. ZAZ geliyor, biletler çıkar çıkmaz bitebilir ama eğer yakalarsak mutlaka gidelim ve dinleyelim.

Galata'yı ihmal etmeyelim, sonbaharın modası ile ruhumuzu okşayalım, Simay'da deri kokusunu içimize çekelim, küçük dükkanlarda takılarla göz zevkimizi zenginleştirelim, yaşımız gereği uzak durduğumuz sokak modasının ilginç parçalarına bakalım, deneyelim çıkartalım Keyiflenelim..

Babylon ve Getto'ya uğramayı da unutmayalım. Getto'da Ayhan Sicimoğlu'nu dinleyelim, Babylon'da hiç bilmediğimiz yeni bir sanatçıyı keşfetmenin keyfini çıkartalım... Ve tabii Sofyalı 9'da, rakı ve pazı dolması ile bir dost masasını hiç aksatmayalım..

Sonbaharın tadını çıkartmak üzere...